Romanlarım

Not: Bu roman anlatım teknikleri tamamen değiştirilip yeniden yazılmıştır. Bu eski anlatım tekniklerine dayalı versiyonudur ve 2023'ten beri yazıyorum. Bazen 6 ayda 1 sayfa, bazen günde 10 sayfa ilerliyorum ama sadece ilk kısmını burada paylaşmak istedim. Bu romanı anlatım teknikleri olmadan kurguladım bu yüzden anlatım teknikleri ile yeniden yazıyorum.


UNUTANLAR

BÖLÜM 1

Bir salgın insanları unutkanlıkla saran bir kabusun başlangıcını getirdi. Her geçen gün, insanlar insancıl özelliklerini kaybediyor ve Unutanlar adını verdikleri bu yeni varlıklara dönüşüyorlardı.

Salgın hızla yayıldıkça, Unutanlar hayvansal özellikleri benimsemeye başlıyor ve insanlara daha saldırgan bir şekilde yaklaşıyorlardı. Toplum, Unutanlarla baş etmekte zorlanırken salgın zaman içinde evrimsel bir gerileme sürecine yol açıyor.

Hükümetin yetersizliğini gören bir grup asker, kontrolü ele alıp durumu düzeltmeye çalışıyor, ancak umut verici bir sonuç alamıyorlar; tam aksine müdahaleleri salgının daha da hızla ve şiddetle yayılmasına neden oluyor.

İnsanlar, Unutanlar salgınına karşı mücadele verirken, kendi evrimsel gerilemesi ve içsel çatışmalarla yüzleşiyor. Unutanlarla sürüklenen dünyada, hayatta kalma mücadelesi ve insanlığın sınavı başlamıştır.


UNUTANLAR

Gün batımıyla birlikte, Van evlerinin tarihi kokusuyla yürüyüşe çıkmak, insanı deforme eden her şeyi uzaklaştırır. Tarihin tozlu sayfalarında yürüyor gibi hissediyordum. Havanın izbeleşmesiyle eve doğru yola koyuldum. Van'ın eski günlerini yakınmadan edemiyordum, birçoklarına göre burası taşradan farksızdı, oysa ki bu kent tekdüze bir kent değil, medeniyetlere başkentlik yapmış bir yerdi burası. İnsanların Van hakkındaki tutumları hicivden ileriye gidemiyor. Yarım kalan tasarılar; Van halkını karalama kağıdı karalamaktan başka bir yere götürmedi. Ahh güzel Van'ın dediklerime insanlar sitem ettiğimi sanır lâkin ben seni sahiplendim, herkes seni yetim ve sahipsiz bırakırken ben sahip oldum sana, sevdim seni…

Düşüncelerim birbirini yerken, gelen çöp kokusuyla irkildim, hızlıca burnumu tuttum ve uzaklaştım. Hemen iç çektim, güzel Van'ım sen bu sorumsuzluğa asla layık değilsin… derken karanlığın içinden birisi belirmeye başladı, sokağın başından onu gördüğümde, içimde bir burukluk hissettim, kalbim hızla atmaya başladı. Hiçbir şey belli etmeden ona doğru yürüdüm, ondan çok çekiniyordum, bana çok kötülüğü dokunmuştu, elimi uzatıp "Ahh selam! Ne güzel bir denk gelme" dedim, ancak sesimdeki gerginlik her taraftan duyuluyordu. Gözlerini devirerek bana doğru baktı ve "Neden kendi kendine konuşup duruyorsun? Bu seni şizofren gibi gösteriyor, neyse! Ben gidiyorum görüşürüz" dedi ve arkasına bakmadan dönüp gitti… Ne diyeceğimi bilemedim, kalbim sızladı ve yerin pisliğine aldırış etmeden oturdum, neden bana bunu yapıyor demekten kendimi alamadım. Onunla olan eski güzel günler aklıma geldikçe gözlerimden yaşlar akmaya başlardı… Ne oldu da bu hale geldik seninle? Bizi bu hâle getirmek için uğraşanlara bu şansı verdiğin için mutlu musun? Gerçekten. Hava soğumuştu, için titrerken gözlerim kararır. Kendime engel olmaya çalıştım, bedenim bir savaşın eşiğindeydi, gözlerim kapanmak ve kapanmamak arasında bir savaş veriyordu, ellerimi hissedemiyordum, çürümüşlüğü bedenimde hissediyordum, kalkamıyordum. Savaşı kaybettiğimi hissediyordum, çürümüşlüğü bedenimde hissedebiliyordum, hiçliğe doğru gidiyordum, sıfır gibi hiçtim. Gözlerimi toprağa devirerek; canım Van'ım, beni affet sana geliyorum, beni kabul et… "YUNUS…" birisi bana sesleniyordu sanırım, ya da beynim benimle oynuyordu. Ses artmaya başlıyordu "Yunus", "Yunus", "Yunus…" ayak sesleri geliyordu, duyabiliyordum. Artık dayanamıyordum, gözlerimi kapatmaya çalıştım yavaşça.. birisi beni dürtmeye çalışıyordu, hissedebiliyordum ancak bir şey yapamıyordum. "Yunus, kalk lütfen, iyi misin, Yunus Yunus ne olur yanıt ver Yunus!" Hafifçe gözlerimi aralamaya çalıştım, gözlerimi açmakta bu kadar zorlandığımı ilk kez görüyordum, son bir gayretle gözlerimi araladım bu Samet'di. Gözlerime telaşla bakıp "Yunus ne oldu sana kalk hadi" dedi. Koluma girerek beni yavaşça kaldırdı, çürümüşlüğüm ayakta durmama izin vermiyordu, Samet beni yavaşça taşıdı, eve doğru. Kendimi zorlayarak "Samet" dedim, Samet bana baktı, konuşmaya devam ederek "Bunu kimseye anlatma, kimsenin öğrenmesini istemiyorum" dedim. Samet kaşlarını çatarak bana doğru gülümsedi ve "Tabii ki demem" dedi, gözlerinden ruhu okunuyordu, kendi dediğine kalbiyle inanmıyordu, hislerim bugüne asla beni yanıltmadı, o yalan söylüyordu.

Bahçe kapısına varmıştık, Samet hem beni tutuyor hem de kapıyı açmaya çalışıyordu lâkin bunu beceremiyordu, kapı eskimiş ve paslanmaya yüz tutmuştu, o da benim gibi çürümeye mahkûm kalmıştı, sonunda ise hepten hiç olacaktık… Samet sonunda kapıyı açabilmişti, iç çekerek "Lanet olası kapı!" dedi. Kapıdan geçer geçmez annemin sesiyle irkildim "Yunus!" Annemin Yunus demesiyle elindeki feneri düşürüp bana koşması bir oldu, bana sıkıca sarıldı ve "İyi misin yavrum" dedi. Anneme yalan söylemeyi hiç sevmiyorum ama bu durumda kendimi yalan söylemek zorunda hissettim ve ona "İyiyim annem, sadece tansiyonum düştü" diye yalan söyledim. Samet öksürerek bana doğru baktı ve "Aslında Yunus'un tansiyonu düşmedi, sanırım bizden sakladığı bir şeyler var" dedi, Samet'e asla güvenmemen gerektiğini bu yüzden biliyordum, hemen anneme dönüp "Annem ben iyiyim, sadece tansiyonum düştü, gözlerim karardı, hem hava da karardı, bunları konuşacağımıza içeri girelim" dedim. Samet gülümseyerek bana baktı "O zaman ben gideyim Yunus" dedi, gülümsemesinde hainlik ve samimiyetsizlik vardı. "Görüşürüz" dedim uzatmadan, çünkü onunla konuşmak istemiyordum. Anneme dönüp "Annem yemekte ne var bugün?" dedim. Annem gülümseyerek bana baktı ve "Keledoş yaptım" dedi. Keledoş kelimesini duyunca içten içe sevindim, yemek kültürümüz her geçen gün daha da dejenere oluyordu, yokluğa doğru gidiyordu lâkin bunu düşünmeyi bıraktım. Her ne kadar da herkese göre Keledoş unutulmuş bir yemek olsa da, ben unutmam. Bana göre Keledoş deformeyi engelliyordu, sıradan bir yemek değildi, yılların birikimi onun altında yatar, daha ilk lokmada Keledoş'un ağızda bıraktığı çeşniler, insanı kısa ve güzel bir tarihi yolculuğa götürür.

Sofraya oturduğumda her zamanki gibi haberleri açtım, son dakika haberlerinde olağan dışı bir haber vardı: "Olacak iş değil, bir anda hafızasını kaybeden pilot yolculara gergin anlar yaşattı." Düşüncelerim tekrardan yoğunlaştı, bir anda mı? Bir insan neden bir anda hafızasını kaybetsin ki? Diye düşünmeye başladım. Annem Keledoş'a yağ dökerken bana baktı ve gülerek "Oğlum sende hep gerginsin, azıcık mutlu ol" dedi. Ben de anneme bakarak "Annem, sadece çok düşünceliyim" dedim. Annem Keledoş'u bana uzattı, ben de hızlıca alıp ekmeği bandırıp yemeye başladım. Haberleri izlemeye devam ederken, hosteslerin ve çoğu yolcunun hafızasını kaybetmeye başladığını gördüm. Bu şey de neyin nesiydi? Bulaşıcı bir hastalık mıydı? Yoksa önemsiz bir şey miydi?


— Devamı Bir Gün... —

[ Ana Sayfaya Dön ]